Hamarat Misal

Ben mutfak işlerinden pek anlamam okuyucu, boş umutlara kapılma! Yaptığım yemekleri en çok ben yerim, ailemin güzide bireyleri  açlıklarını giderene kadar yer, ikinci porsiyona meyletmezler. Hamur işinden hele, hiç anlamam. Kek bile pişiremem. Bir iki aperatifi, yıllardır yapıyor olmaktan gelen alışkanlıkla doğru düzgün yapabilirim ancak. Zaten evdeki herkes çalıştığı için öğün kavramı yoktur bizim evde, ne akşam yemeğini birlikte yeriz ne kahvaltıyı. Kendi başımıza da öğünler üzere yaşamıyoruz maalesef, canımız ne zaman ne isterse onu yiyoruz. :(

Bu girizgahın ardından, dün, akşam saatlerinde, kendimi öz irademle mutfağa kapatıp tüm cevvaliyetimi seferber ederek yemek işine sarılmış olmama eminim sen de şaşarsın sevgili okuyucu!

Amacım beşamel soslu (bak bak bak) fırında patates gibi bir şey yapmaktı. Lakin uzun süredir buzdolabında ikamet etmekte olan kabaklar ve kıymanın dramı gözlerimi yaşartınca aynı anda kabak yemeği de yapmaya karar verdim. Çok yorucu ve tuhaf bir şekilde tatmin edici bir deneyimdi. Maalesef sonuç bölümü gelişme kadar tatmin edici olmadı! Ama üzülme okuyucu, hiç sorun değil. Dün akşamki deneyimden (hem yemek pişirmek hem fotoğraf çekmek) öyle keyif aldım ki bunu sık sık yapacağımı hissediyorum. Böylece zaman içerisinde gelişip, bir gün Emine Beder'e rakip olmayı planlıyorum. Bu planım doğrultusunda kendime bir adet Emine Beder bonesi almak üzere mekanı terkediyorum. Esen kalın!

Ağlamak istiyorum!

Mare hatırlatmasa 200. postu boş geçecektim. Halbuki dile kolay TAM 200 yazı olmuş! Bir kutlamayı hakediyor diye düşünüyorum ve kendime bir adet çikolata ısmarlıyorum. Bu bloğun güzide okuyucuları, haydi el ele verip kitlesel bir harekete ön ayak olalım. Altı kişiden nolur demeyelim, çikolata yiyelim. :P

Bu yazı için seçtiğim resim de konuyla gayet uyumlu. İki yüz yazılık deneyimli bir blogger olarak ilk karglog (ben uydurdum bunu, evet) hediyemi almış bulunmaktayım. Fotoğraftakiler de paketten çıkanlar. Her ne kadar bunu gönderene kadar başının etini yemiş olsam da Sacidu'ya bu inceliğinden dolayı teşekkür ediyorum. :) Cd dışındaki sürpriz hediyelerim çok güzel düd, özellikle hasır şapkalı kaplumbağaya bayıldım. Korkarım o nikah şekerini paralayıp kaplumbağayı kütüphaneme koyacağım. :P

Son olarak beni bu günlere getiren sevgili okuyucularıma da teşekkür etmek istiyorum. Sizin güzel destekleriniz olmasa yılın blogger'ı seçilemezdim. (Ondan gönderdin di mi bunları düd, yılın blogger'ı benim di mi?) Nice 200 yazılarda buluşmak dileğiyle veda eder, yatağımda ağlamak üzere Hülya Koçyiğit misali koşmayı bir borç bilirim. :P

Çok korkuyorum! :)

Dün, Bir Bulut Olsam'ı seyrederken bir kere daha hissettim kardeşceğizimin eksikliğini. Türk izleyicisinin tipik örnekleri olarak, dizi izlerken bin türlü yorum yapar hatta yaşlı kadınlar gibi beddua filan ederiz biz. :) Ancak öyle zevki çıkıyor çünkü. Dün akşam da bir başıma olmama rağmen azmettim: Harun'a gıcık oldum, doktora iç geçirdim, Asiye'ye güldüm, Narin'e üzüldüm. Ve tabii ki bunları yüksek sesle ifade etmeye özen gösterdim. :) Eski performansımı korudum anlayacağınız ama yanımda Harun'un ölmesi için mütemadiyen dua eden bir Ebrumisal olmadığı için zaman içinde ben de "cool" izleyici moduna geçiş yapacağım korkarım. :P

Bu arada Biskrem'in elmalısını deneyen var mı? Başarılı bir çalışma. Çok güzel. :)

Ortak okuma başlıyor









Şahidin Gözleri bitti. Güzeldi ama katili buldum. Artık Agatha'nın dilini çözdüm zaten, hiç şaşırmıyorum sonlarda.

İkna'dan sonra Sakar ile ortak okuma yapacağımız Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk'a başlamaya karar verdim. Lakin karar alımı sırasında evini süpürmekte olan Sakar Hanım hemen başlamamam için beni tehdit edince kitabı çantama atmakla yetindim. Böyle zamanlarda elime aldığım ara kitabım Fotoğraf Teknik Okumaları'ndan bir kaç sayfa okuyarak doldurdum akşamımı.

Biraz önce günde beş bölümle sınırlandırmaya karar verdik okumamızı. O nedenle ikinci bir kitap daha seçmem gerekecek sanırım. Yada belki ara kitapları bitiririm bu arada. Neyse akşam eve gidince karar veririm artık.

Edep Yâ Hû!

Biraz önce bir blogda okuduğum şeyden dolayı dehşet içindeyim.

Spencer Tunick adlı fotoğrafçı bozması kendi gibi binlerce akıl yoksununu bir alanda toplayıp, çırılçıplak soydurup, mezbaha usulü istifleyip fotoğraflarını çekiyormuş! İnsanoğlunun kendini aşağılama çabaları nereye varacak bilemiyorum!

Jane Austen - İkna (Persuasion)


Çabucak bitti, güzeldi. Okuduğum diğer kitaplarından farklı bir tarafı vardı ama tam olarak çıkaramadım ne olduğunu. Artık bir sonraki okumada inşaallah. :)

Elin mahkum büyüyeceksin!

Biraz önce Ebrum aradı. Otobüse binmek üzerelermiş. Bir haftalığına Akçay'a gidiyorlar. Orada bu mevsimde ne yiyip ne içecekler bilmiyorum. :)

Kına gecesinden bu güne kadar o kadar çok insanı karşılayıp ağırladım ki sosyal becerilerimde gözle görülür bir iyileşme hasıl oldu. :) Müzmin sosyofobik Deryamisal kişisi adeta bir sosyal kelebeğe dönüştü. Ordan oraya sekerek, tanıdığım tanımadığım herkese ışıklar saçarak görevimi sonuna kadar yerine getirdim, mutluyum gururluyum. :) İnsan herşeye alışıyormuş sevgili okuyucu, ben de bir süre sonra kalabalığa alıştım. Hatta hem kınada hem de nikahta bizi yalnız bırakmayan bir ailenin bir dahaki haftasonu yapılacak düğününe gitmeye karar verdim. Bunu duyan annemin yüzündeki ifadeyi görmenizi isterdim. Sevinç gözyaşlarına boğulmamasının tek nedeni şaşkınlığının büyüklüğüdür. :)

Nikahtan ve takı töreninden sonra birinci dereceden akrabalarla beraber yolculadık Ebru'muzu yeni evine. İnsan bir tuhaf oluyor yahu. Yine de, eve onca kişiyle beraber dönüp de curcunaya ve hizmete kaldığınız yerden devam edince kaybınızı farketmiyorsunuz. Ne zaman ki ertesi günün Ebru'nun bulaşık sırası olduğunu hatırladım o zaman içime çöktü ayrılık acısı. :) Valla şaka değil. O anda farkettim evimizdeki düzenin artık değiştiğini, çok yakınımızda olsa da artık o düzenin bir parçası olamayacağını. Dün akşam üzerime geçen yirmi dokuz yıldan daha büyük bir şey devrildi sanırım.

Kınalı Ebru :)

Ortanca Misal Ebru'nun kınagecesini yaptık dün. Güzel, neşeli bir akşamdı. Yeni gelin mahçup olur diye düşünenlere Ebru'nun bulduğu her fırsatta oynadığını söylemek isterim. Değiştirin tozlanmış fikirlerinizi. :)

Kına gecesi sahibi olunca durum bayağı farklı oluyormuş, sıkılmaya vaktim olmadı diyebilirim. Bütün gece fotoğraf çektim ve misafirleri karşılayıp yolculadım. Kalan vakitlerimi de "neden oynamıyosun?" diyenlere "bi düşün bakalım niye?" demekle geçirdim. Herkese aynı cevabı verdim çünkü bir saniyelik düşünme faslı beni hatırlamalarına yeter diye düşündüm. :)

Ebru'ya yakın performans gösterenlerden biri de Civciv'di. Özellikle aynaların karşısında yaptı figürlerini, nasıl göründüğünü anlamak için! Sakar yandın dostum sen! :)

Göz açıp kapayıncaya kadar geçti akşam. Şimdi önümüzde nikah var, o da bitince rahata ereceğiz inşaallah. Lakin benim çilem ondan sonra da bitmiyor. Pazartesiden itibaren kınada çektiğim 400'e yakın resmi düzenlemem ve sahiplerine ulaştırmam gerekiyor. Allah yardımcım olsun. :)

To my sisters, Ebru and Pelin...

Merlin dizisine takmış durumdayım! Bütün bölümlerini seyretmekle yetinmedim bir de internetten dvd extralarını buldum onları izliyorum boş vakitlerimde. Bu ara can sıkıntımın yegane tedavisi Merlin. İçinde bulunduğum bu acınası durumu faydaya çevirmeyi başardım ama: diziden alıntıları, söyleşileri filan çeviriyorum boş zamanlarımda. Zaten bildiğim İngilizce'nin yüzde seksenini bu tür zıvırtılara borçluyum. Gerçi sakıncaları da var bunun, çok önemli kelimelerin çoğunu bilmezken büyücü kelimesinin altı yedi farklı karşılığını bilmek gibi. :P

Merlin sürekli olarak izlediğim ilk İngiliz dizisi. Cnbc-e 'deki diğer İngiliz yapımlarını izlemedim. Harry Potter dediğin de bir film nihayetinde, başı sonu belli. Yani ilk kez İngiliz aksanıyla bu kadar sık muhattap oluyorum. Sonuç olarak elimde olmadan aksanımda kaymalar başgösterdi, R'ler kaybolmaya L'ler toklaşmaya başladı. :) Merlin'in oyuncuları (canlarım benim:) bıcır bıcır konuştukça bende de better'a "beta" deme isteği hasıl oluyor, n'apayım. Bu durumdan en zararlı çıkan kişiler de kızkardeşlerim. Canımın sıkkın olduğu anlarda İngilizce konuşmak (-maya çalışmak diyelim:) gibi bir eğilimim var çünkü! "I decided to speak in English" deyip kollarına yapışıveriyorum. Okey diyip kaderlerine boyun eğiyor garipler. İşte bu yüzden bu yazıyı Merlin'e değil Pelin ile Ebru'ya ithaf ediyorum. :P

Birthday favor

Kitaplarım iki gün önce geldi ama yazmaya fırsatım olmadı. Bu hafta geçsin okuma hızım da yazma sıklığım da artacak inşaalah. İnşaallah. :)

Jane Austen'ın İkna'sı sepetimde uzun süre bekledi. Şu anda da çantamda, boş anlarımda okunmayı bekliyor.

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu'na (Allah kolaylık versin kendisine imza günlerinde) kitapyurdunda öylesine gezinirken rastladım. Öykü kitaplarını çok severim, Bu kitap da güzel yorumlar almıştı. İnşaallah pişman etmez.

Diksiyon kursuna tembelliğimden yazılamadım malum. Sabırsızın teki olduğum ve de her şeyi kitaplardan öğrenebileceğimi sandığım (!) için diksiyonla ilgili kitapları araştırmaya başladım. Daha kapsamlı görünen başka bir kitapla bu kitabın arasında kaldığımda kendini daha kolay okutacağını umarak bunu seçtim.

Beden diliyle ilgili bir kitabı ne zamandır istiyordum. Hatta konuyla ilgili başka bir kitabı bekletiyordum sepetimde. Siparişi verdiğim gün biraz daha araştırayım dedim ve Hz Peygamber'in Beden Dili'ni gördüm. Kitabın ilk bölümleri beden dili konusuna genel olarak yaklaşırken son kısımları Peygamber Efendimizin hal ve tavrı üzerine yoğunlaşmış. Akıllıca bir seçim yaptığımı düşünüyorum. :)

Yukarıda da yazdığım gibi Jane Austen'ın İkna'sına başladım. Evde Agatha'dan Şahidin Gözleri kitabını okuyorum aklıma estikçe. Sanırım şimdilik bu ikisi yeter. :)

Created with flickr slideshow.